Hangi Libya?

yazar: Didar Alp DİNÇ

Dünya ve Türkiye’deki tüm gelişmelerden anında haberdar olmak için Telegram Kanalımıza abone olun.
https://t.me/politizasyon

Önceki yazımızda ülkemizin savunma sanayii alanındaki üretim kabiliyetini sürekli olarak arttırdığını ve buna paralel şekilde gelişen/ilerleyen bir dış siyaset izlediğini söylemiş, sonraki yazılarımızda da daha spesifik konuları ele alacağımızı eklemiştik. Gelin yavaş yavaş ülkemizin dışına çıkalım ve birlikte devletimizin hak ve menfaatleri ile ilgili attığı adımları anlamaya çalışalım.

Libya…

Çok değil yalnızca bir asır evvel Osmanlı Devleti’ne bağlı olan bir coğrafya. Emperyal yayılmacılık sevdalısı Avrupalıların, geç olgunlaşmış çizmesi tarafından 1912 yılında, bu topraklardaki yaklaşık 3 asırlık Osmanlı hakimiyetine son verilmişti. Libya, sömürgeci İtalyanlara karşı hemen teslim olmamış ve Ömer Muhtar önderliğinde ciddi mücadeleler vermiştir. Zor ve çetrefilli geçen 2.Dünya Savaşı yıllarında ise Libya, bir savaş alanı olarak kullanılmıştır. Bunca zulümden sonra ise ancak 1951 yılında bağımsızlığını kazanabilmiştir.

Libya denildiğinde hemen hepimizin aklına tek bir isim gelir: Muammer Kaddafi. Onun hikâyesi 1969’da Kral İdris’e karşı yapılan bir darbe ile başlar. Darbe sonrası ülkenin yönetimini ele alan Kaddafi, sosyalizm ve İslam karışımı bir politika benimsemiş ve ülkesini, büyük ölçüde doğal kaynaklardan elde ettiği gelir ile, ciddi manada kalkındırmıştır. Uzun yıllar sonra ne mi olur? Meşhur “Arap Baharı” onun ülkesini de vurur ve Kaddafi, kendi halkı tarafından linç edilerek öldürülür…Aklınızda Kaddafi ile ilgili herhangi düşünce oluşmadan önce Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu birçok malzemenin Avrupalılardan değil, Libya’dan tedarik edilebildiğini unutmayın.

Bunları anlatıyorum. Anlatıyorum çünkü ülkemizde Türkiye Cumhuriyeti’nin neden o bölgedeki bir savaşın tarafı olması gerektiğini ve olduğunu anlamayan, anlamadığı gibi de alaylı sorular ile ülkemizin adımlarını küçümseyen, zayıf olarak değerlendiren küçük de olsa muhakeme kabiliyeti olmayan, idrak kapasitesi zayıf olan insanlar olduğunu görüyorum… Bu yazımızda da mümkün olduğunca kolay anlaşılabilir bir şekilde neden orada olduğumuzu, ne gibi kazanımlar elde ettiğimizi ve bu konunun savunma sanayimiz ile ne ilgisi olduğuna açıklık getirmeye çalışacağım.

2011 yılından bu yana Libya’da bir iç savaş var ve bu hepimizin bildiği bir konu. Bu iç savaşta da iki taraf var: Ulusal Mutabakat Hükümeti (GNA) ve Libya Ulusal Ordusu (LNA). Aslında sadece tarafların destekçilerine baksak dahi hangi tarafın gerçek temsilci olduğunu, hangi tarafın ülkede gerçekten istikrar istediğine ve hangi tarafın dışarıdaki ülkelerin çıkarları doğrultusunda çalıştığını anlayabiliriz. Hafter liderliğindeki LNA güçleri, başta Mısır, BAE, Rusya ve Fransa başta olmak üzere bölgedeki kaostan beslenen, Fransa ve Rusya dışında, bağımsız olarak karar almaktan aciz ve kukla olarak kullanılan ülkelerce desteklenmektedir. Fayez El Sarraj liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümetinin (GNA) güçleri ise Türkiye ve Katar tarafından desteklenmektedir.

Türkiye, buradaki savaşa açıkça bir destek verene kadar Hafter neredeyse Trablus’u işgal edecek, savaşı bitirecek ve Libya’nın yeni diktatörü, dışarının ise yeni maşası olacaktı. Ancak 2019’un Kasım ayı içerisinde Türkiye ve Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan askeri iş birliği andlaşması ile birlikte dengeler değişmeye başladı. Çünkü bu andlaşma kuru bir destek mesajından çok daha büyük şeyleri içinde barındırıyordu. Ayrıca bu andlaşmaya müteakiben Libya devletinin Birleşmiş Milletler ’deki resmi temsilcisi olan Mutabakat Hükümetiyle “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlarına İlişkin Andlaşma”yı imzalayarak Türkiye, çok yönlü diplomasi kabiliyetini de herkese gösteriyordu. Bu andlaşmada, Türk ve Libya devletlerinin “Münhasır Ekonomik Bölgeleri” açıkça yer alıyordu. Böylece Türkiye, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarına yönelik, kendisine rağmen yapılan tüm andlaşmaları boşa çıkartıyordu. Bu andlaşma ile Türkiye, Yunanistan’ın Libya devletinden gasp etmek için uğraştığı 39.000 km²’lik bir deniz alanı ile, yine Yunanistan’ın Türkiye’den gasp etmek için uğraştığı 149.000 km²’lik deniz alanının ellerinden alınamayacağını, uluslararası hukuka uygun bir şekilde tüm dünyaya duyuruyordu.

Verilen destekler, gönderilen zırhlı araçlar ile savaşın gidişatı etkilenmiş ve çok önemli konularda devletimizin hakkı korunmuştu. Ancak andlaşmaların kalıcılığı için, yapıldığı hükümetin de etkin ve kalıcı olması gerekir. Hâl böyle olunca, özellikle son haftalarda Mutabakat hükümetinin kendinden beklenmeyecek şekilde atağa geçtiğini görüyoruz.

Gelin birlikte sahada yapılanları zihnimize projekte edelim. Bir devlet, desteklediği tarafın sahada üstün gelmesini istiyorsa 3 şeyi sağlamalıdır:

 1-İkmal yollarını açık tutmalı

 2-Hava sahasını kontrol etmeli

 3-Düşmanın ikmal almasını engellemeli

Bunlar yapılırsa desteklenen unsur başarıya ulaşacaktır. “Peki tüm bunların savunma sanayisi ile ne ilgisi var?” diye sorabilirsiniz. Anlatalım:

Türkiye, Libya’ya desteklerini genelde deniz yolu ile gönderiyor ve takdir edersiniz ki bu, kıyıları savaşılan tarafça kontrol edilen bir ülkeye yapılıyorsa ciddi tehlikeler barındırır. Ancak eğer Türkiye, gönderdiği eğitmenlerce kontrol edilen bir operasyonu, yine gönderdiği zırhlı araçlar ve silahlarla desteklerse ve aynı zamanda donanması da deniz tarafından ciddi anlamda hava savunma görevi üstlenirse işte o zaman kıyıların ve limanların emniyeti alınır ve güvenli bir ikmal yolu açılır.

İkmal yolunu açtık, peki ya hava sahası konusu? Bildiğimiz kadarıyla Mutabakat Hükümetinin bir hava savunma gücü yok. Ancak Türkiye’nin var… Hem de hali hazırda hemen gönderilebilecek olanların yanında özgün olarak geliştirilen, Türk mühendisliğinin kabiliyetini gösteren Hisar-A ve Hisar-O Alçak ve Orta İrtifa Hava Savunma Sistemleri var. Bu sistemler muhtemeldir ki bölgede görev icra etmektedir. Türkiye’nin hava savunma unsuru yardımlarına kanıt olarak Hafter güçlerinin düşürülen uçak ve helikopterleri gösterilebilir…

Son olarak düşmanın saldırılarını engellemek için yapılması gereken şey ikmal almalarının önüne geçmektir. Unutulmamalıdır ki Libya’da Hafter saflarında savaşan çok sayıda paralı asker var ve paralı askerlerin genel özelliği kaynaklarını umarsızca harcamaları ve her an ikmale ihtiyaç duymalarıdır. İşte bu noktada Türkiye’nin Bayraktar ve Anka Silahlı İnsansız Hava Araçları devreye girmektedir. Mutabakat Hükümeti’ne satılan bu hava araçları geçtiğimiz haftalarda neredeyse her saat başı bir ikmal konvoyu hedef alarak düşman unsurların yakıt veya cephane ikmali yapmalarına engel olmuş; yerleri zor doldurulacak zayiatlar verdirerek karadaki birliklerin ilerleme kaydetmelerini sağlamışlardır.

Tüm bu gelişmeler ışığında Libya’da durumu bizim ve Libya halkının lehine çeviren gelişmeler yaşandığını söyleyebiliriz. Durum ne denli ve ne yönde değişebilir bunu bize zaman gösterir tabi. Ancak şunu söyleyebiliriz: Bize karşı oluşabilecek senaryolar karşısında, savunma sanayimizden aldığımız güçle birlikte, dimdik duracağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın…

Unutmayalım ki Libya, Mısır ile birlikte Türkiye’nin denizde güneyden komşusudur. Akdeniz’in bu bölgesi Türkiye için bir “Güney Emniyet Bölgesidir” diyebiliriz. Durum ve şartlar gereği fazla müdahil olamadığımız Mısır’daki değişikliğin aynısını Libya’da yapmaya; kontrolü kolay olan ve getirenlerin amaçlarına hizmet edecek bir kuklayı iktidar yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu kez bir figürandan ziyade; ihtiyaç duyduğu her türlü gereci üretebilen, gücünü dışarıdan değil savunma sanayisinden alan, desteklediği tarafı sahada yalnız bırakmayan bir başrol olarak bulunuyoruz. İki Libya’dan birini seçiyoruz, iki Libya’dan olması gerekeni destekliyoruz…

Selametle…

Didar Alp DİNÇ

Şunu da beğenebilirsiniz:

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: